Yazıları

Bağlanma Üzerine

February 4, 2021

Hepimizin bağlandığı bir nesne bulunur. Bazen bu bir kişi, bir okul, iş ve daha nicesi formundadır. John Bowlby tarafından ortaya koyulan bağlanma kuramı temelini insan olarak içgüdüsel biçimde bir nesne arayışında bulunmamız gerçeğinden alır. Bebek dünyaya ilk geldiği andan itibaren (ki bazen daha da öncesinden, anne karnından başlayarak) ilişki kurmaya adım atar. İlk aylarda (yaklaşık 3 ay civarı) nesnelerde belirgin bir ayrıma gitmezken yine de içgüdüsel olarak bir tarafı anneye daha yakındır. Onun kokusunu, sesini tanır ve içsel olarak ona yönlenir. Bowlby anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisini ‘sağlıklı’ gelişimin ve ileride çocuğun bir yetişkin olarak kurduğu ilişkilerin odak noktasına koyar. Anne ve bebek doğumdan itibaren karşılıklı olarak bağlanmanın gerçekleşmesi yönünde birtakım davranışlar ortaya koyar. Bu davranışlar:

• Bebeğin anneye yöneldiği davranışlar (Gülümseme, çağırma, tutma, çekme, ağlama vb.)
• Annenin bebekle iletişimi başlattığı davranışlar (Ne hissettiğini sorma, yanına gidip oyun oynama vb.)
• Bebeğin ayrılma durumunda sergilediği davranışlar (Huzursuzluk, kayıtsızlık vb.)
• Bebeğin keşfe yönelik davranışları (Bebeğin çevresiyle ilişkilenmesi, dikkatini farklı ilişkilere/nesnelere yönlendirebilmesi)
• Bebeğin geri çekilme/korku dolu davranışları (Özellikle bir yabancının bulunduğu ortamda bebeğin gösterdiği davranış paternleri).

Bağlanma kuramı anne-çocuk arasındaki bu davranışların gözlemlenmesi üzerine kurulmuştur ve bu bağlamda anne-çocuk arasında oluşan 3 bağlanma stili tariflenir:


• Güvenli bağlanma: Annenin güvenli baz fonksiyonu gösterdiği, çocuğun ise genel anlamda dış dünyasını keşfe açık olduğu, ayrılık sonrası daha az ağladığı ve annenin dönüşüyle neşelendiği bağlanma stili.
• Kaçıngan Bağlanma: Anne uzaklaştığında veya yakınlaştığında herhangi bir tepki göstermeyen, fiziksel temasla rahatlayamayan ancak temas kesildiğinde hızlıca teması talep edip vazgeçen çocuğun olduğu stil.
• Kaygılı-Dirençli Bağlanma: Kaçıngan bağlanmaya kıyasla daha fazla temas talep eden, ayrılmaya karşı yoğun tepki gösteren ve anne geri döndüğünde kolayca sakinleşemeyen çocuğun olduğu stil.

Bağlanmanın ardından ne gelir?

Ayrılığın gerçekleşebilmesi için önce bağlanmanın gerçekleşmesi gerekir. Tüm bağlanmalar öyle ya da böyle bir ayrılıkla son bulur. Bu ayrılık bazen bir ölümdür, bazen bir terk ediş, bir mezuniyet, terfi veya çok sevdiğimiz bir nesnenin kaybıdır. Yine bağlanma kuramı göz önünde bulundurulduğunda ayrılık sonrası yaşadığımız durumlar (Oldukça öznel olmakla birlikte) aşağıdaki gibi sıralanabilir:


• İlk aşama ‘Protesto’ etmektir. Bir cümleyle ifade etmek gerekirse ‘O bana dönecek, gitmedi’ ve bu cümleye eşlik eden davranışlar. Kıskandırmalar, arayışlar, tehditler ve daha şirince de olsa kaybedilenin geri döndürülmesi için yapılan şeyler. Eğer kaybedilen bir kişiyse ve bu kişi tekrar o ilişki bağlamına dönerse belirtilen protesto davranışları süregelen ilişkisel testlere dönebilir. ‘Bakalım beni terk edecek misin?’ diyerek içinde bulunulan davranışlar, söylemler, var olan bağı test etme çabaları artabilir.


• Protesto aşaması geçildiğinde yerini ‘Umutsuzluk’ aşamasına bırakır. Nesnenin kaybedildiğine ve geri dönmeyeceğine dair düşünce burada başlar. Geri çağırmaya dair çabalar azalır ve bazen de kaybolur. Yoğun bir yas ve eşlik eden depresyon ve bazen de eşlik eden içe çekilme durumu gözlenir.


• Son aşamamız ise ‘Ayrılık’tır. Bir nevi kabul diyebiliriz. Kayıpla ilişkili yoğun duygular azalır, diğerlerine ve çevreye karşı olan ilgi artar. O bağı bırakmak diyebiliriz.

Ayrılmak için önce bağlanmak gerekir.



Kişisel Sınırlar - Sınırlarımız

December 8, 2020

‘Sınır’ sözcüğü Modern Yunancadaki ‘sınır ülkesi, uç’ anlamına gelen ‘sínoron’ kelimesinden dilimize geçmiştir. ‘Sınırlamak’ ise ‘kuşatmak, bağlamak, belirlemek, sabitlemek’ anlamlarına gelen ‘līmitō’ dan dilimize ulaşmıştır. Bu yazıda bahsedeceğim ‘sınır’ sözcüğü bu ikisinin birleşimidir.

Sınırlar nedir? Nasıl oluşur?

İnsan olarak hepimizin doğumdan itibaren taşıdığı bazı sınırlar vardır. En temel sınırımız beden içinde başlar. Bedenimizin uzandığı yere kadar uzanırız, sesimizin çıktığı kadar konuşuruz ve zaman içinde beden büyüdükçe yapabildiklerimizin boyutu büyür ancak halen sınırlamalar devam eder. Örneğin bildiğimiz gibi uçamıyoruz. Bedenimizle yapabileceklerimiz her hâlükârda sınırlı.

Kişisel sınırlar ise en temelde bakım verenle çocuk arasındaki ilişki bağlamında gelişmeye başlar. Başlangıçta başı boş bir deneyim kümesi halinde gezen çocuk zihni zaman içinde bakım verenin zihninde anlam bulur, çerçevelenir, esnetilir ve sınırlandırılır. Bir süre sonra zihinler arasında bir ayrışma başlar. Çocuk ‘Ben ve öteki’ ayrımını yapmaya başladığında kişisel sınırlar oluşmaya başlar. Bu ayrışma süreci olağan şekilde gerçekleşmediğinde, bakım veren ayrışmayı desteklemediğinde ve hatta cezalandırıldığında kişisel sınırlara dair birtakım sorunlar gün yüzüne çıkar.

Sınırlara dair

İlişkiler sınırlar ve sınırları korumaya dair problemlerin belirgin şekilde ortaya çıktığı alandır. Kişisel sınırları korumak; ötekinin söylediklerini hemen üzerimize almamak, kendi isteklerimizi belirtmek, istemediklerimizi söylemek ve belki de istemediğimiz durumlarda kalmamak gibi birçok unsuru içinde barındırır. Bir nevi içsel dünyanın koruyucuları diyebiliriz. Sınırlar erken dönemde oluşmuş olsa dahi zaman içerisinde değişime uğrayabiliyor.

Koruyucu olması sınırların tamamen katı olmasını gerektirmiyor. Sınırları çizdiğimiz materyal bizim elimizde. Sınırımız esnek veya seçici geçirgen bir yapıda olabilir. Seçici geçirgenden kastım sınırlarımız dahiline kimleri/neleri almak istiyoruz sorusuna karşılık. Bu soru ‘Tamamen almalı mıyız?’ ‘Alırsak bizden bir şeyler gider mi?’ gibi birçok soruyu beraberinde getiriyor. Sınırların varlığı bize şu imkânı sunar: Alıp almamaya ve sonrasında sindirip sindirmemeye karar vermek. Sınırlar olmadığında her söylenilen bizde yer bulabilir. Örneğin biri size ‘Çok bencilsin’ dediğinde bunu ‘Ben çok bencilim’ olarak deneyimleyebilirsiniz veya aynı söz için ‘Bencil olduğumu söylediği ancak öyle olduğumu düşünmüyorum’ da diyebilirsiniz. Bunların bir ucu sınırlara dayanıyor.

Sınırları Korumak


Sınırları korurken bir uyarım var. Başlangıçta onaylanmayabilir. Sınırları zorlayanlar huzursuzlanabilir, kızabilir ve zorlanabilir. Sınırlarınızı koruduğunuz için suçlanabilir, kendinizi suçlu hissedebilirsiniz. Ancak her yeni şey ilk başta huzursuzluk verebilir. Kaygılı olabilirsiniz, korkabilirsiniz. Yeni şeyler -Bize iyi geldiği sürece- denendikçe, oturdukça dünyamızda yer bulur, huzur verir.

Yaşamın İnşası

October 23, 2020

Farkında olalım veya olmayalım sürekli bir inşa halindeyiz. ‘Varoluş özden önce gelir’ sözü bu inşa haline bir atıf. Doğduğumuz anda aynı zaman da var olmuş oluyoruz. Ancak sonrasında yaşadıklarımızla, bize verilenlerle ve seçtiklerimizle özümüzü yaratıyoruz. Kişiliğimizi, zevklerimizi, korkularımızı ve arzularımızı oluşturuyoruz. Her gün minik ya da büyük kararlar veriyoruz ve bunlar bir şekilde hayatımızın yönünü etkiliyor. Belirgin biçimde etkilememesi için benzer kararlar verme eğilimindeyiz. İnsani olarak güvenlik ve durağanlık arıyoruz. Belirsizliğe karşı tahammül etmek oldukça güç. Bu yüzden mümkün olduğunca belirli yaşamaya çalışıyoruz. Ancak dünyanın işleyişi biraz farklı olabiliyor. Covid-19’u ele alalım. Belki bu yıl çok farklı planlarımız vardı, yapmak istediklerimiz, gitmek istediğimiz yerler, üniversitede neler yapacağımız, yeni işimize başlayacağımız, evi değiştireceğimiz ve bunun gibi birçok şey sekteye uğradı. Yaşam çok beklendik işlemedi aksine tüm güvenlik anlayışımızı sarstı. Yeni planlar yapmak, yeni kararlar almak durumunda kaldık ve bunların her biri bizde iyi veya kötü bir değişime yol açtı. İstemesek de var olan koşullarımızı zorlayacak bir sürü olayla karşılaşıyoruz. Her şey iyi giderken bir anda kötüleşebiliyor veya tam tersi. Bu yüzden bir inşa halindeyiz, belki de bitmeyen bir inşa.

İnşanın boyutunu ve durumunu dış koşullar belirleyebiliyor. Ancak katılan malzemelere, dayanıklılığına veya yapısına direkt müdahalede bulunmuyorlar, bir nevi çerçeve çiziyorlar diyebiliriz. İçinde bir şeyler oluşturacağımız alanı belirliyorlar. Örneğin ailemizi seçemiyoruz, yaşadığımız ülkeyi veya içinde bulunduğumuz bedeni. Bu şekilde doğmuş oluyoruz ancak burada bir yol ayrımı var ve bu bize verilenlere karşı tutumumuzla oldukça ilişkili. Yapacak hiçbir şeyimizin olmadığını düşünüp benzer olumsuz döngüler içinde kalabiliriz veya verilenler doğrultusundaki olasılıklarımıza bakabiliriz. Bu iki tutum kaygı ve umutsuzlukla oldukça ilişkili. Eğer bolca seçeneğiniz varsa ne yapacağınızı bilemeyen, kaygılı bir konuma gelebilirsiniz; eğer hiçbir seçeneğinizin olmadığını düşünüyorsanız umutsuzluğa kapılıp verilen durumun içinden çıkamayacağınızı düşünmeye devam edebilirsiniz. Ancak ilki, yani kaygı duymak kaçınılmaz çünkü her zaman farklı seçeneklerimiz var olmadığını söylesek de. Hiç beklenmedik anlarda beklenmedik şeyler olabiliyor. Umutsuzluk ise önlenebilir eğer ki seçeneklerinizin üzerinde düşünmeye başlarsanız. Bunun da yolu deneyiminize bakmadan geçiyor. Bugüne kadar nasıl gitti? Neler yaptınız? Neleri yapmak istediniz? Veya yapmak istemediniz ama ‘zorunda hissettiniz’. Katman katman incelemekten geçen bir yolculuk.

Değişim Üzerine

September 24, 2020

Değişmek neden zordur?

Bir bahçe düşünün. Bir sürü bitki ektiniz, bir sürü bitki ekildi. O bitkiler büyüdü, kökleri iyice saldı ve kocaman oldular. Bir süre sonra fark ettiniz ki bu bahçe sizi boğmaya başladı. Her yerde yapraklar, ağaçlar var. Uzaktan baktığınızda dolu dolu ancak yakınlaştığınızda huzursuzluk veren bir tarafı mevcut. Yeni bir bitki dikmeyi deneyeceksiniz. Tohumu aldınız ve gidiyorsunuz. Ancak bahçenin toprağına o bitki nasıl uyum sağlasın? Çok kalıplaşmış bir toprak var. Bir bitki ekmeden önce o bahçedeki toprağa bakmak, ölü kökleri almak, kim neyi nasıl ekti anlamak gerek. Yoksa bitki orada yer edemez, var olamaz. Davranış da buna benzer işte, yeni bir davranış hayata geçmeden önce derinlikli bir çalışma gerekir (malumunuz terapi) aksi takdirde ekilen bitki yerini beğenmeyecek veya yaşamak için eski bitkilere uyum sağlayacaktır (yani bir şey değişmeyecektir).

Değişimin başladığına dair sinyaller nedir?

Öncelikle bazı kabuller ve sorumlulukla ilişkili meseleler ortaya çıkıyor:

  • Hayat kimi zaman oldukça adaletsiz ve zor olabilir.

  • Bu hayat olumlu duyguları içerdiği kadar olumsuz duyguları da içeriyor. Olumsuz duygular her ne kadar güzel olmasa da hayatın bir parçası ve kaçtıkça bir şekilde yakalayacak yolu buluyorlar.

  • Her ne kadar başkalarından yardım alıyor olsam da gün sonunda karar verecek olan benim.

  • (Belki de en önemlisi) Ben kendi mutluluğumdan kendi başıma sorumluyum (Yalom)

Bu kabullerin oldukça zor olduğunu belirtmeliyim. Çünkü eğer ben kendi mutluluğumdan sorumluysam, mutsuzluğumdan da sorumluyum demektir. Hayatımdaki çıkmazlarda, ikilemlerde ben de rol oynuyorum demektir ve bunu kabul etmek hiç kolay değildir. Ardından şu düşüncenin gelmesi muhtemeldir: Neden bunca zaman bunları yaşadım? Ve duyguların: Özellikle öfke ve suçluluğun. Tüm bu sürecin sancısı hafiflediğinde kişi sormaya başlar: Şu an ne istiyorum?

Değişimde isteğin rolü nedir?

‘Eğer her şeyin farkındaysam neden değişmiyorum?’ sorusunun perdelerini istek aralar. Bu basitçe ‘Ben değişmek istiyorum’daki istek değildir. Bu hayatta neyi istiyorum, neyi arzuluyorum, her ne kadar olmayacak gibi gelse de ne yapmak isterim sorularının cevabıdır. İstektir kişiyi eyleme geçiren. Ve eylem kararları, seçimleri gerektirir. Değişim olasılıklarımızı fark edip onlar üzerinde harekete geçmeye karar verdiğimizde başlar. Kalıcı değişimler için uzun bir süreç gerekir.

Corona ve Psikolojimize Getirdikleri

September 3, 2020

Son 6 aydır yaşamın tüm yönlerini etkileyen Corona virüsün psikolojimiz üzerinde de birçok etkisi oldu. Kısaca özetleyecek olursak:

  • Kendimizden uzaklaşmak için oyalandığımız birçok şey elimizden gitti. Kendimizle baş başa kaldık ve istemsiz de olsa benliğimize yakınlaştık. Bazılarımız kendini geçmiş meselelerle uğraşırken buldu, bazılarımız anlamlandıramadığı güçlü duygular yaşadı. Ancak en başından beri onlar oradaydı, sadece görmek için vakit yaratmıyorduk…


  • Yas: Büyük bir yas sürecindeyiz. Birçok kaybımız oldu. Sevdiklerimizi, özgürlüğümüzü, güvenlik hissimizi, olanaklarımızı ve rutinimizi kaybettik. Ve bu kayıplar kaygı ve birçok olumsuz duyguya yol açtı. Virüs nedeniyle kaybettiğimiz yakınlarımız oldu. Corona virüse yakalanmış olsun veya olmasın sevdiklerimizden uzak kaldık. Dışarı eskiden de pek çıkmayı sevmeyen kişiler olabiliriz ancak bu sefer ‘çıkma’ özgürlüğümüzü kaybettik, özellikle karantina günlerinde. ‘Artık dünya güvenli bir yer değil’ düşüncesi ağır bastı. Okul, iş, yeni insanlarla tanışma ve yapılan planları hayata geçirme olanaklarımız kısıtlandı. Her sabah uyanıp yaptığımız işler sekteye uğradı, rutinlerimiz bozuldu.


  • İnkar, yoğun kaygı ve mizah: Bazılarımız önlem almadı, bazılarımız aşırı temizlik yaparken kendini buldu. Bazılarımızsa mizah yoluyla baş etmeye çalıştı. Ayrım yapmadan bunların hepsi birer savunma. Ortada olan tehlikeye karşı baş etmekte birer yöntem.


  • Tükenmişlik ve öfke: Pandemi süresince aktif çalışmakta olan kişilerde tükenmişlik ve öfke ortaya çıktı. Özellikle corona virüsle mücadelede ön safhalarda yer alan sağlık çalışanları korkmuş, kaygılı, üzgün, tükenmiş ve öfkeli durumda. Tehlikeye daha yakın olmak ve diğer insanlara kıyasla çevreleriyle temaslarının daha az olması bu duyguları tetikleyen temel nedenler oldu.


  • Savunmalarımız sarsıldı. İnsanlar olarak en derin kaygılarımızla baş etmek için bu hayatta iki temel savunmamız var: Kendimizi her şeye yeten, güçlü ve yenilmez biri olarak deneyimlemek ve bizi kurtaracak, güçlü ve her şeyi yapabilen kişilerin varlığına sığınmak. Corona virüs bu iki savunmayı da derin bir şekilde sarstı. Elimizde kalan hayatla tek başımıza ve kırılganlıklarımızla ne yapacağımızı bilemez olduk.


Bu kadar olumsuzluktan bahsetmişken biraz farklı bir yerden şunu söyleyebiliriz: Bu durum aynı zamanda bir fırsat. Kendinize şunları bir sorun: Neyi istiyoruz? Neyi istemiyoruz? Hangi olanaklara kendimizi kapatmışız? Neleri yapabiliriz? Yaşadığımız hayattan memnun muyuz? Nelerden vazgeçmiyoruz ve neleri göze alıyoruz? Tüm bunları ve kendimize dair daha birçok soruyu cevaplamak ve benliğimize dönebilmek için bir fırsat var. Kontrolsüzce ve belirsizlik içinde ilerlediğimiz dünyada bunları fark etmek, üzerlerinde düşünmek ve değiştirebilmek bizim elimizde.


Bu kadar sorunun ve boş zamanın getirdiği son bir şey ‘Sürekli bir şey yapma – Meşgul olma ihtiyacı’. ‘Bu kadar boş kalmamalıyım, bir şeyler yapmam lazım’. Eğer boş kalıyorsanız veya canınız bir şey yapmak istemiyorsa bunun bir sebebi vardır. Bir şeyler yapmak için kendinizi zorlamayın. O an ihtiyacınız olan boş kalmak ve biraz durmak olabilir. Eğer üstteki sorular sizi zorluyorsa cevaplamayın, demek ki zamanı değil. Kendinize biraz zaman ve izin verin.

Ne Kadar Uzak O Kadar İyi Diyenlerden - Şizoid Kişilik

August 25, 2020

‘Şizoid’ kelimesi ‘Schizo (Bölünme)’ ve ‘Oid (Benzer)’ köklerinden oluşan bir kavramdır. ‘Şizo’ köküyle başlayan en aşina olduğumuz kelime ‘Şizofreni’dir ancak şizoid bir bozukluktan çok karakter yapılanmasını ifade etmek için kullandığımız bir kelimedir. Kökeninde bölünmeyi içermesi korkutmasın. Bu kişilerde karakter bölünmesi yoktur daha ziyade bölünme kişinin iç ve dış dünyası arasında gerçekleşir.

Benlik ve Dünyaların Bölünmesi

Şizoid kişilik yapılanması olan birey dış dünyasıyla kendisinin arasına bir bariyer oluşturur böylece dış dünyadaki tehditlerden kendini uzak tutar. Bunu yapmasının nedeni dış dünyadaki kişilerin yutan, işgal eden ve ele geçiren insanlar olarak deneyimlenmesidir. Hal böyleyken şizoid kişi insan ilişkilerinden edineceği doyumu kendi iç dünyasında arar.

Şizoid kişinin aradığı şey tek başına huzurlu olabilmektir. Fakat bir sorun vardır, şizoidin iç dünyası pek de huzurlu değildir. Daha da önemlisi istemsizce kendisi ve arzuları arasına da bir bariyer koyar. İsteklerine ve arzuladıklarına karşı yabancılaşır. İlişkili olarak duyguları ile de yabancılaşır.

Şizoid Yapılanma Nasıldır?

Kesinlikle böyledir denilemez ancak bir kişinin şizoid yapılanmaya sahip olup olmadığına dair bazı ipuçları vardır. Özellikle insan ilişkilerine karşı bu bireyler oldukça duyarsız gözükürler. Daha az arkadaşı olan, duygularını pek belli etmeyen, içe çekilmiş ve soğuk kimseler olarak görülebilirler. Ancak iç dünyada tam tersi bir durum gerçekleşir. Bu kimseler aşırı duyarlı, diğerleri hakkında büyük bir merak besleyen, sevgi için derin bir açlık duyan ve diğerleriyle bütünleşme ihtiyacı duyan insanlardır. Bu ihtiyaçlar ve iç dünyadaki bir durum onlara da oldukça yabancıdır, bu nedenle fark etmeleri oldukça güçtür.

İlişkide Nasıl?

Sevgi onlar için karmaşık bir meseledir. Bir yandan sevilmek ister ancak yutulmaktan korkar, öte yandan sevmek ister ama karşındakine olan ihtiyacının onu yutmasından korkar. Sevgi nesnesinden ayrıldığında kaybolmuş ve güvensiz hisseder, bir araya geldiğinde ise yutulmuş, emilmiş ve işgal edilmiş hisseder. Bir taraftan ilişkiye koşar, bir taraftan ilişkiden kaçar. Bu nedenle ilişki kurması bazen güç olabilir.

Neden böyle?

Şizoid karakter yapılanmasının bir savunma olarak ortaya çıktığı öne sürülmektedir. Bu bireylerin ebeveynlerinin aşırı ilişki kuran, nüfuz eden, çocuklarına kendiliklerine izin vermeyecek kadar yatırım yapan, müdahaleci ebeveynler olduğu gözlenmiştir. Bir taraftan sınır tanımayan bir ebeveyn modeli varken diğer yandan oldukça eleştirel bir ebeveyn modelinin bu duruma eşlik ettiği ve çocuğun bir savunma olarak kişiliğinin bu yönde evrildiği ön görülmektedir.

Psikoterapi ne yapar?

Sınırların ihlal edilmediği güvenli bir alan sunarak bireyin kendiliğinin fark etmediği, gelişmesine izin verilmediği kısımlarını ortaya çıkarmasına olanak sağlar.

Nedir bu bağımlılık?

28 Haziran, 2020

Bağımlılık üzerine yazmadan önce biraz genel algıyı da saptayabilmek için internette gezindim ve şu tanımlara rastladım: ‘Bir kimyasalı, maddeyi, ilacı veya aktiviteyi psikolojik ve fiziksel zararlarına rağmen bırakamamak’. ‘Zararlı sonuçlarına rağmen kişinin kendini durduramadığı karmaşık bir beyin hastalığı’. ‘Beynin yapısını ve fonksiyonlarını etkileyen süregelen ve kontrolün kişinin elinde olmadığı bir rahatsızlık’ ve daha niceleri…

Bu tanımlara baktığımızda bağımlılığa temel olarak, olumsuz sonuçların farkında olunmasına rağmen kişinin kontrolden çıktığı ve beynin yapısının ve ilişkili olarak işlevlerinin belirgin biçimde bozulduğu rahatsızlık diyebiliriz. Ancak bu yeterli mi? Bu tanımların arkasına sığınıyorken asıl noktayı kaçırıyor gibiyiz. Bu kişi ne yaşıyor? ‘Madde kullanmak kötüdür. Kullanma’. Muhtemelen kişi madde kullanmanın ‘kötü’ olduğunun farkında. Tırnak işaretiyle belirtmemin sebebi bir kişinin madde kullanmayı kötü olarak tanımlamak zorunda olmaması… Madde kullanmak keyif verici, eğlenceli, mutlu eden ve iyi bir şey olarak da görülebilir. O zaman da benzer bir soruya geliyoruz: Bu kişi neden kullanıyor?

Beyin hastalığı açıklamasını bir kenara bırakacak olursak, klasik psikodinamik teoriler bağımlılığın bir boşluğu, kişinin kendi içinde deneyimlediği ve bir türlü anlamlandıramadığı bir boşluğu doldurmak üzerine ortaya çıktığını vurgular. Bu boşluk öyledir ki bir umutsuzluk, güçsüzlük ve yoğun bir öfke yaratır. Haliyle kişi bu duygularla kalmak istemez ve duygularını tersine çevirmeye çalışır. Eyleme geçer… Birine aşırı bağlanır, madde/alkol kullanır veya deli gibi alışveriş yapar. Tabii duygular kısa süreliğine tersine döner ve kişide ‘Ben duygularımı kontrol edebiliyorum’ düşüncesiyle hatalı bir güç hissine neden olur ve bu durum döngüyü devam ettirir. Bu perspektiften baktığımızda boşluğu tanımlamak ve anlamlandırmak ve kişiye deneyimine olan yolculuğunda eşlik etmek belki de en iyisi olacaktır.

Sarılmayan Yaralarımız

July 30, 2020

‘Travma’ kelimesi kökenini Yunanca ‘Yara’ kelimesinden alır. Vücudumuzda bir yer kanadığında, yara olduğunda belirli bir süre geçmesi ve iyi bir şekilde bakılması gerekir ki iz kalmadan veya minimum iz kalarak iyileşebilsin. Psikolojik travmaya baktığımızda da benzerdir. Bu bağlamda, yaşadığımız olayların bizim için travmatik olup olmadığı belirleyen tanı kriterlerinden ziyade (Fiziksel ve ruhsal bütünlüğe gelebilecek zarar) bizim o durumla ilişkilenmemizdir.


Diyelim ki bir olay yaşadınız ve sizi derinden üzdü. Ailenize veya yakınlarınıza bu konuyu açtınız. ‘Ya buna mı takıldın?’ veya ‘Üstünde durma bunun bak diğerleri ne der sonra’ gibi bir tepki aldınız. Siz de dediniz ki ‘Burada sanırım ben abartıyorum, suçlu benim, ben bu olmamış gibi davranayım’. İşte tam bu noktada travma dediğimiz şey başlıyor. Travma olaydan ziyade o olayın nasıl ele alındığıdır.


Bion (Psikanalist) ebeveynlerin çocukları ile ilişkilerinde bazı temel fonksiyonları olduğunu öne sürer. Bebek/çocuk için yoğun, katlanılmaz, büyük ve zor olan deneyimi ebeveyn alır, parçalara ayırır, işleyerek bebeğe geri sunar. Bir nevi baş edilebilir, hazmedilebilir bir hale getirir. Böylece bebek şunu görmüş olur. ‘Ben bir şey olduğunda bunu gören biri var ve benim için daha baş edilebilir hale getiriyor’. Sonraki dönemlerde bu fonksiyon içselleştirilir ve yaşanılan olaylar için çocuğun/yetişkinin artık kendi gerçekleştirdiği bir fonksiyon haline gelir. ‘Kendini yatıştırma becerisi’.


Peki travmanın bu beceri ile ne ilişkisi var? Duygusal yükü olan bir olay deneyimlendiğinde insani olarak katlanamayacağımızı, başkalarının bize yardım etmeyeceğini düşünürsek bu olay bizde bazı izler bırakır. Açılan yara tam olarak/iz bırakmayacak şekilde iyileşmez.


Ebeveynler öğretiyorsa biz ne yapacağız? Aslında ilişkilerimize biraz uzaktan baktığımızda şunu görüyoruz: Benzer ilişkiler ve türevleri. Terapi içerisinde birey yeni bir ilişki deneyimleme fırsatı bularak bu beceriyi ilişki içerisinde edinebilir. Zaman alan bu süreç olaylara farklı bir bakış açısı edinmek, farkındalığımızı arttırmak ve baş etme becerilerimizi geliştirmek travmatik dediğimiz olaylarla baş etmemizi kolaylaştıracaktır.

Obsesyona Yakın Bir Bakış

August 21, 2020

‘Obsesyon’ temel olarak zihni işgal eden-kuşatan herhangi bir düşünce, imge, fikir veya görsel anlamına gelir. Genellikle akla kapının kitli olup olmadığını kontrol etme, ocağı açık bırakıp bırakmadığına bakma, elleri yıkama gibi obsesyonlar geliyor olsa da obsesyon bundan çok daha fazlasıdır. Herhangi bir düşünce kolaylıkla obsesyon haline gelebilir. Kişinin zihnini sürekli meşgul edebilir ve bir süre sonra rahatsızlık vermeye başlayabilir.

Eğer herhangi bir şey obsesyon haline gelebiliyorsa obsesyonun türünden çok obsesyonun temelinde yatan sebeplere odaklanmak daha faydalı olacaktır. Obsesyonların temelinde derin bir kontrol meselesi vardır. Bu kontrol meselesi çok derinlerden gelir. Davranışını, düşüncesini ve duygusunu kontrol etmek obsesife öğretilmiş yetilerdendir. Özellikle yüksek beklentileri ve standartları olan veya aşırı korumacı bir tutum sergileyen ebeveynlerin çocuklarında kontrole dair yoğun bir ihtiyaç görülebilir. Bu kişiler o kadar kontrollü yetişmişlerdir ki kendilerine kontrol edecek bir alan, kendilerine ait bir alan bulma çabasında kaybolabilirler.

Beklentilerin benliği şekillendirdiği obsesifte ‘Ben’ kavramı oldukça kısıtlıdır. Obsesiften ‘Bunu istiyorum, istemiyorum, seviyorum, sevmiyorum’ duymayız, ‘Bu gerekir, bu yapılmalı, böyle olduğuna göre herhalde sevilir’ gibi cümleler duyarız. Obsesifin sözcüklerinde ‘Ben’e yer yoktur, ‘Gereklilikler’e yer vardır. Kendisinden bahsederken doğruya, dürüstlüğe, uygunluğa ve yararlı olmaya odaklanır. Ancak kendi arzularını ve duygularını yok sayar. İletişim içindeyken başka biri onun adına konuşuyormuş hissini verir.

Obsesif kişilerin benliği onları şekillendirecek duygulardan mümkün olduğunca uzak şekilde gelişir. Duygulara karşı yoğun bir kaçış bulunur. Öfke, mutluluk, mutsuzluk ve en önemlisi kaygı oldukça yabancıdır. Duygu geldiğinde hızlı bir şekilde inkar edilir, bastırılır veya oldukça sık görüldüğü biçimde akılcılaştırılır. ‘Bunu hissetmemem gerekiyor veya böyle durumlarda bunu hissetmek gerekir’ oldukça sık görülen cümlelerdendir.

Hep böyle gider mi? Gitmez. Benliğin bastırılan, ortaya konulmasına izin verilmeyen kısmı huzursuzluk çıkarır. Kişi her ne kadar uzaklaşmak istese de bu kısım kendini ortaya koyacak bir alan bulur. Belki bir kriz durumunda, belki hayatın bir noktasında inkar, bastırma ve akılcılaştırma işe yaramamaya başlar. Ortaya çıkmaya çalışan benlik kısmı uzun zamandır beklediği için ne yapacağını bilemez. Bu noktada terapi kişinin benliğine destek olarak onun arzularını ve isteklerini ortaya çıkarmasında yardımcı olur.

 

©2020 by begumcerenyuksel.com. Proudly created with Wix.com